☁️ Etrak I Bi Idrak Türk
Seefull list on yorumguncel.com
Hatta Osmanlılar Türkler için ''Etrak-ı bi idrak'', yani ''kafasız Türkler'' sıfatını kullanırlardı.Bu nedenle Türklere verilen görev sadece ilkel usullerle çiftçilik ve çobanlıktı. Devlet memurluğu, ticaret, sanayi, sanat veya askerde üst rütbe Türkler için değildi.
BirTürk devleti değildi!’ Her halde bunu bilmeyen, anlamayan yoktur! Şimdi Prof. Dr. Doğan Kuban’ın makalesine devam ediyorum: * ‘Devleti Osmaniye’ye ‘Türk’ diyen, Avrupalı, Arap ve İranlılardır. Türkleri (etrak-ı bi idrak/beyinsiz) diye tanımlayan ise İstanbul uleması idi.
Yoksa hiçbir şey için geç kalmış değillerdir. Kendi milliyetlerini uzun zaman görmezden gelmeleri hatta etrak-ı bî-idrak (akılsız Türkler) küfrüne maruz kalmalarına rağmen imparatorluk içinde milliyetçe / Türkçü bir politika izlememelerinin arkasında tamamen devletin bekası için sarf edilen özveri vardır.
Maalesef Türk adının tahkir manasına kullanıldığı bir çağda; ki Türk Devletinin sınırları içinde yaşayan, onların sayesinde var olan, bu gün dahi sıkıştıklarında kapımıza dayanan, sayıları yüz milyonlarla anılan, ama 3-5 milyonluk Yahudi’ye gücü yetmeyen başta Müslüman Araplar, Türkler için “Etrak-ı bi
Ama Osmanlı Türklüğü hiçbir zaman kabul etmemiştir çünkü Türk değildi. Osmanlı Türkmenlere Etrak-ı bi idrak = anlama kaabiliyeti olmayan Türkmenler (bu ibare, Osmanlı döneminde Türkmenlere yakıştırılan bir ibaredir). Osmanlı Padişahına Türk dense, kendine hakaret edildi diye söyleyenin kafasını vurdururdu. 16.
Seefull list on orkmes.com
Başlangıçta devleti kuran, ancak yüzyıllardır o devletin yönetiminden uzaklaştırılan, Türklükle hiç ilgisi kalmamış yönetici sınıfın ve de ulemanın, “Etrak-ı bi idrak
Osmanlı ordusu kökeni farklı askerlerden oluşuyordu ama Avrupalılar esir aldıklarına ‘Türk esirler’ diyordu. Osmanlı da bile ülkenin kurucu çekirdek ulusuna ‘Etrak-ı Bi-idrak’ (akılsız Türk) denilirken, Avrupalılar için hepimiz birer ‘Türk’tük. *** Tarih boyunca da bizi geldiğimiz yere göndermeyi amaçladırlar.
tarih öğretmenliği okuyana kadar ben de inanmıyordum ama maalesef öyle :((evet, idraksiz (idrak yoksunu) Türkler demek :((((
Kurtuluş Savaşı’nda sadece işgalcilere karşı değil, Osmanlı saltanatına da başkaldırılmıştır.
Kızılbaş-ı Evbaş, Etrâk-i Nâ-pâk, Etrâk-i bî idrâk, Ekrâd-ı bî akl u din, cemâ’at-ı kallaş, şeytan kulu, müfsid-i fâsid-i’tikâd ve benzeri tabirleri kullanmaktadırlar. Bununla Türklerin veya Kürtlerin idrâkli veya idrâksiz olanlarının bulunacağını ve isyan eden gruplara bu sıfatın verildiğini hemen anlamak
yOpds4. Yapılan akademik araştırmalar Osmanlılar'ın Türklüğü aşağıladığı veya hakaret ettiği iddialarının doğru olmadığını ortaya çıkarmıştır. Mehmet Öz, Hakan Erdem ve Tufan Gündüz gibi tarihçilerin bu konudaki araştırmalarına bakılabilir. Bazı Osmanlı tarihçilerinin eserlerinde Türkler için etrâk-ı bî-idrâk, yani idrâksiz Türkler gibi olumsuz sıfatların kullanılmasından hareket edenler, Osmanlı İmparatorluğu'nda Türkler'in aşağılandığını iddia ederler. Bu tutarsız bir yaklaşımdır. Osmanlı tarihçilerinin eserleri incelendiğinde Türkler'le ilgili bu tür ifadelerin etnik kimliği değil sosyolojik ve siyasi bir durumu belirtmek için kullanıldığı görülür. Ayrıca bu ifadeyle kötülenenler, genellikle devlet otoritesine karşı çeşitli hadiselere karışanlar, Timur, Şeyh Bedreddin, Uzun Hasan veya Şah İsmail'le birlikte hareket eden Türkmenler veya Anadolu'da büyük kaosa sebep olan Celali isyanlarıyla, Kanunî'nin oğlu Şehzâde Bâyezid isyanı gibi ayaklanmalara katılanlar kastedilmiştir. Osmanlı tarihçileri, düşman olarak görülen bir devlete destek verenleri veya asileri aşağılamak için bu tür sıfatlar kullanmışlardır. Hatta bu ifadenin iç oğlanı olup etnik olarak Türk olmamasına rağmen otoriteye karşı gelenler için kullanıldığı da görülmektedir. Mehmed Halife'nin Târih-i Gılmânî isimli eserine bakılabilir. Osmanlı döneminin bazı tarihçileri bu olumsuz sıfatları Türk kimliği için değil devlet düzenine ayak uyduramayanları kötülemek için kullanırlar. Özellikle yarı göçebe hayat yaşayan Türkmenler devlet düzenine ayak uyduramamaları ve yerleşik hayata zarar vermeleri sebebiyle eleştirilmektedir. Osmanlı tarih yazarlarının eserlerinde bu tür ifadeleri başka milletler için de görmek mümkündür. Örneğin, göçebe Araplar'a, Arab-ı bed-fial kötü işler yapan Arap, Arab-ı bed-rey düşüncesi kötü Arap, Arab-ı Şekavet-şiar eşkiyalığı adet hâline getirmiş Arap denilirdi. Yani Araplar'a sadece "kavm-i necib" dendiği iddiası doğru değildir. Buradaki millet isimleri etnik bir mana ifade etmekten ziyade toplulukların hayat tarzını gösterir. Nitekim Fatih Kanunnâmesi'nin bir ceza bahsinde geçen "Türk veya şehirli olsa" ifadesi Türk kelimesinin göçebe Türkmenler ve köylüler için kullanıldığını açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Bir hadise ve terim bulunduğu zaman dilimi içerisinde değerlendirilmediği takdirde anakronizm olur. Bugünün kavramlarıyla ve terimlerin bugünkü manasıyla tarihe bakamayız. Tarih kitaplarında geçen ifadeler, kendi bağlamında ve döneminin şartları içinde değerlendirilir. TÜRKLÜĞÜ ÖVEN TARİHÇİLER Devşirme olarak alınan Hristiyan çocuklar, Türkçe ve İslamiyet'i öğrenmeleri için Türk ailelerinin yanına verilirdi. Bu işleme de "Türk'e vermek" denirdi. Tarihçi Hadidî bu hadiseyi şöyle anlatır "O kullar penc ü yekden kim derilür, Yazup defterle Etrâk'a virilür, Ki Türk'e hizmet idüp öğrene dil". Osmanlı tarihçilerinin eserlerinde Türk veya Etrâk kelimesiyle birlikte kullanılan olumsuz sıfatlar genele teşmil edilmemiştir. Bu eserlerdeki Türkler'le ilgili olumsuz sıfatları gündeme getirenler, aynı kitaplardaki olumlu ifadeleri görmezden gelmektedirler. Tarihçi Aşıkpaşazâde, Süleyman Paşa'yı anlatırken "Devri zaman Türk'ün oldu" demektedir. Hoca Sadeddin, eserinde Osmanlı fetihlerini anlatırken "Türk yiğitleri", "Zaferleri gölge edinmiş Türk askerleri" gibi ifadelerle Osmanlı ordusunu över. Tarihçi Mehmed Neşrî, eserinde I. Murad'ın Sırp Kralı'nın kendisini savaşa davet ettiğinde hiddetlenerek, "İnşallah ona Türk erliğin gösterem" sözüyle padişahın Türklük'ten gurur duyduğunu ifade eder. Gazavât-ı Sultan Murad isimli eserde ise "Türk askerinin savaşçılığı karşısında, daha önce Türklere karşı ileri geri konuşan kâfirlerin dayanamayıp nasıl kaçtıkları" vurgulanır. Tâcizâde Cafer Çelebi, Fatih dönemindeki Osmanlı askerlerini "Muzaffer Türk ordusu" olarak anar. 17. yüzyıl tarihçilerinden Solakzâde de tarihinin birçok yerinde Türk ismini olumlu olarak kullanır ve Cem Sultan'ı "Kostantiniyye'yi fetheden Türk'ün oğlu, Türk padişahının oğlu" diye anar. 16. yüzyılın en büyük tarihçilerinden Gelibolulu Mustafa Âli ise "Künhü'l-Ahbâr" isimli dünya tarihinde Türk boylarını anlatırken bunları "seçkin millet, güzel ümmet" olarak zikreder. Tahsin Paşa hatıralarında, Söğüt Alayı'ndan bahsederken "Türk neslinin temiz ve mübarek kanı dolaşan Karakeçili bölüğü" olarak zikreder. Bunlardan başka pek çok Osmanlı tarihçisinin eserlerinde de bu tür olumlu ifadelere rastlanılır. Yavuz'un Türkler'le ilgili olumsuz ifadesi yoktur Türk, Yavuz'a göre eşek idi diye sağda solda yazılıp, duruluyor. Yavuz'un Türkler'le ilgili böyle bir ifadesi yoktur. Aslı astarı olmayan bu iddiaya göre Çaldıran Savaşı öncesinde Yavuz'la Şah İsmail arasındaki yazışmalarda "Ben Sultan Beyazıt oğlu Sultan Selim, sen ki ey eşek Türk" şeklinde ifadeler geçmiş. Yavuz'un Şah İsmail'e gönderdiği ikisi Farsça ikisi Türkçe dört name elimizdedir. Yavuz Şah İsmail'e bu mektuplarda "İsmail Bahadır" veya "Emir İsmail" diye hitap etmiştir. 19. yüzyıl şairlerinden Tokatlı Nuri ise "Dilberler Destanı" isimli eserinde Arap, Rum, Ermeni, Arnavut, Boşnak, Tatar, Kürt, Çerkes, Yahudi, Roman, Türk, Gürcü ve Şehirli kadınları kendi tasavvuruna göre fiziksel özellikleri ve davranışlarıyla değerlendirir. Yalnızca Türk kadınlar hakkında değil 13 topluluğun dokuzu hakkında hakaretamiz ifadeleri vardır. Sadece Türkler'e yönelik olumsuz sıfatların kullanılması sözkonusu değildir. Ayrıca halk edebiyatımızda tam tersine birçok şairin şiirlerinde Türk kadını ile ilgili olumlu ifadeler vardır. Koçi Bey'e atfedilen ifadeler ise yine etnik kökenle ve sadece Türkler'le alakalı değildir. Devşirme kanununa aykırı olarak sisteme girenlerle Türk, Yörük, Yahudi, Kürt, Laz, Roman, Ecnebi vs. ilgili kullanılmıştır. Türk, Vahdettin'e göre dini, soyu sopu, yurdu belirsiz, cahiller sürüsüydü diye bir iddia da vardır. Vahdeddin hakkında belgelere dayalı en önemli araştırmayı yapan ve konunun tek uzmanı Murat Bardakçı bu iddianın hiçbir aslı astarı olmadığını defalarca yazmıştır. Bunlar gibi Türkler'in aşağılanmasıyla ilgili iddiaların çoğu ya doğru değildir veya geçtiği metindeki anlamından saptırılmıştır. Osmanlı hanedanının atası Oğuz Han'dı Osmanlı tarihleri incelendiğinde Orta Asya'dan geldiklerinin ve Türklüklerinin fazlasıyla farkında oldukları görülür. Şecerelerde Osmanlı hanedanı çevredeki diğer devletlerde olduğu gibi Cengiz Han'a veya Halifelere değil Oğuz Han'a bağlanır. Osmanlılar Oğuz neslinden ve Kayı boyundandır. Osmanlı tarihi Türk tarihinin bir parçası olarak ele alınır. Osmanlı hanedanının Türklük'le bir meselesi olsa kendi soyunu Oğuz Han'a bağlar mıydı? Nitekim Şehzâde Cem'in oğluna Oğuz Han, İkinci Bâyezid'in oğluna ise Korkud isimlerinin verilmesi tesadüf değil dönemin siyasi yapısı içerisinde bilinçli bir tercihtir. İkinci Abdülhamid, yatak odasının önünde hanedanın mensup olduğu Karakeçili Yörükleri'ni yatırtacak kadar çok güvenir ve onlara "öz hemşerilerim" derdi. Osmanlı bir millet ismi değildir. Osmanlı adı Selçuklu, Karahanlı, Gazneli isimleri gibi bir hanedanın adıdır. Selçuklular, Karahanlılar, Gazneliler gibi Osmanlılar da bir Türk devletidir. Ancak hiç unutulmaması gereken husus Osmanlılar'ın bir imparatorluk olduğu ve günümüzün milliyetçilik anlayışının o dönemde olmadığıdır.
“Osmanlı Padişahları Türk’e sövmüşler!” Suçlaması, gerçeğinde bir iftira buzdağının görünen kısmı mıdır? Halkı “Velinimet” 1 gören bir Hanedan böyle bir gaf yapar mı? İftiranın, Alevilerin Yavuz Sultan Selim’le olan hesaplaşmayla bir ilgisi olabilir mi? … Bir devletin uygulamalarını, ilgili dönemin şartlarını dikkate almadan aradan geçen yaklaşık 500 yıl sonrası ve günümüzün değerleri ile üstelikte kasıtla ve bir amaca yönelik baktığınızda ortaya çok farklı bir tablo çıkmaktadır. İddiaları doğru değerlendirmek adına; daha sonra yaşanmış benzer olayları da örnekleyerek ve bir devletin gerektiğinde halkına farklı bir bakış açısı ile yaklaşabileceği gerçeği ile açıklanmaya çalışılacaktır. … Yakın tarihimizde yaşanmış bir “Senirkent Faciası, 26 Kasım 1946…” Kapıdağı’nın üstüne doluşan yağmur yüklü siyah bulutlar o gün Senirkent insanının yüreğini ağzına getirmişti. Esnaf, dükkânlarından dışarı çıkıp, tedirginlikle seyrediyordu gökyüzünü… Kadınlar dam üstünde bekleşir olmuşlardı neticeyi. Hiç hayra alamet değildi, böylesine aniden çöken kara bulutlar… Yukarılarda düşen üç beş damla rahmet, dağın çıplak bedeninden hiç oyalanmadan, aşağılara önü alınmaz sel olarak inerdi hep… Önce gökyüzü patlar, sonra Kapıdağı, bulutlardan aldığı suyu, içine çamurunu ekleyip Senirkent ahalisine, rahmeti, bir öldürücü felaket olarak sunardı, olanca gürültüsüyle! Ama o gün korkulan haber dağdan inmedi. Hükümet konağından çarşıya doğru tırmanan cadde üstünde, söylenerek koşuşan insanların gürültüsü, dağın tepesine noktalanmış kuşku dolu bakışları aşağı çekti. Kaymakamlık odacısı, Erkan’ların Hacı Hamza’nın kafasına yular bağlamış, onu cadde ortasından çarşı içine doğru çekerek götürüyordu. Hacı’nın sırtına tahribat kâtibi binmişti, elindeki kızılcık sopasıyla; “Deh hadi, deh!” diyerek, bacaklarına olabildiğince şiddetlice vuruyordu… Daha elli metre gitmeden yere çöktü Hacı. Odacı, Hamza’nın kafasına takılı yuları, hala koparırcasına çekiştiriyordu. Tahribat kâtibi, yere yığılan adamın üstüne daha rahat oturup elindeki kızılcık sopasıyla vurmaya devam etti; -Deh, hadi deh! İlçenin tüm memurları, jandarma korumasında, bu senaryodaki görevlerini, caddenin iki yanına sıralanıp; “Deh, hadi, deh!” naralarıyla eksiksiz yerine getirirken Senirkent halkı akla hayale gelmeyecek bir olayı görmenin şokunu yaşıyordu… 1946 Genel Seçimlerinde tüm ilçe halkı fukaralığı biteceğini, karnının doyacağı ümidiyle oylarını Demokrat Partiye vermişlerdi. Bu davranış resmi görevlilerce hiç hoş karşılanmadı. “Devletin Partisi, CHP’ye ye oy vermeyip, Komünist ! Demokratlara taraftar olmak, düpedüz eşekliktir. Bu yaratıklara EŞEKÇE muamele etmek gerekir.” diye kararlar alındı gizlice. İlk uygulama Erkan’ların Hamza’da başladı. 2 … Halk aşıklarının Osmanlıya serzenişte bulundukları vergi konusuna da bir örnek; “Varlık vergisi 1942 Yılı ve bu yasanın görünen ve görünmeyen gerekçesi; “Varlık Vergisi kanununun resmi gerekçesi, hükümet tarafından “olağanüstü savaş koşullarının yarattığı yüksek kârlılığı vergilemek” olarak dile getirilmiştir. Oysa basına kapalı olarak yapılan CHP grup toplantısında başbakan Şükrü Saracoğlu’nun vurguladığı gerekçeler farklıdır; -“Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.”3 – “Bu memleket tarafından gösterilen misafirperverlikten faydalanarak zengin oldukları halde, ona karşı bu nazik anda vazifelerini yapmaktan kaçınacak kimseler hakkında bu kanun, bütün şiddetiyle uygulanacaktır.4 … Yavuz Sultan Selim döneminde Alevilerle ilgili yaşananlar, Dersim olayı ile izah edilebilir mi? Dersim vb yerlerde yaşananlar kamuoyu tarafından çok iyi bilindiği için burada tekrar yazmıyoruz. … Son örnek olarak, Halk aşıklarının Osmanlıya vergi konusunda serzenişlerine benzer bir destan verildikten sonra Osmanlıya yapılan iftiraların cevaplarına geçilecektir. … ŞİKAYETNAME Konyalı bir âşık tarafından 1930’da yazılan aşağıdaki manzume, Kurulduğu günlerde Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın Partisinin başkanı Fethi Bey’e, köylülerin durumlarından yakınmalarını ve beklentilerini yansıtmaktadır. Şikâyetnamemi yazdım huzura Bizim halimizi bilsin Fethi Bey Dokunmasın bir şey kalbe fütura Bizim halimizi bilsin Fethi Bey … Yaşasın Fethi Bey kurdu bir Fırka İyi namı gitti şark ile garba Ne altta sergi var ne dalda hırka Perişan halimi bilsin Fethi Bey … Tevazu kalmadı, düzen bozuldu İcar nisbetinde evler yazıldı Fakir fikaranın bağrı ezildi Pek yaman haldeyim bilsin Fethi Bey … Rençber idi insanların yararı Dört seneden beri etti zararı Her tahsildarda var haciz kararı Canımız yanıyor bilsin Fethi Bey … Sabahtan tahsildar dizilir bir saf Ne tüccar kalmıştır ve ne de esnaf Her gelen tahsildar etmiyor insaf Malımız hacizde bilsin Fethi Bey … Hep zengin ağalar çıktılar hiçe Tahsildar kıvrar hem gündüz gece Yol parası aldı altımdan keçe Böyle bir haldeyim bilsin Fethi Bey … Eska’yı açtılar yeni Daire Bu da derdimize olmadı çare Bir dönüm ekine üç lira pare Onu da bulamam bilsin Fethi Bey … Düşünceler arttı derdime daldım Ziraat Bankasından yüz lira aldım Bunu veremeyip mükedder kaldım Kederli olduğum bilsin Fethi Bey … Esnafın yarısı dükkândan kalktı Buğdaycı tiftikçi büsbütün battı Koyun tüccarları bütün top attı Bundan da haberin olsun Fethi Bey … Maaş alanlarda fantezi çoktur Parayı kazanan avukat doktor Fukara rençbere hiç bakan yoktur Bunların halini sorsun Fethi Bey … Okuyup mektubum ele alaydı Fethi Bey derdime çare bulaydı Olursa bir imdat senden olaydı Ne yapsın dünyaya gayrı Fethi Bey … Fethi Bey de sözlerime bakaydı Gazyağı da ucuzlayup akaydı Şeker kibrit inhisarı kalkaydı Millet size duacıdır Fethi Bey … Çalıştım çiftime yapmadım hile Yüz elli dönümden çıktı on kile Benim tohumluğa yetmiyor bile Bankaya ne verem yetiş Fethi Bey … Aşık Mehmet senin sözlerin hakdır Kimse kıymetini etmiyor takdir Vergiye verecek on param yoktur Ne satıp vereyim bilmem Fethi Bey Destan’ın alıntı kaynağı;Kemal Zeki Gençosman, Türk Destanları, Hürriyet Yayınları, İstanbul, 1972. S. 482-83. ** Osmanlı Devleti bu kadar yoğun iftiraya neden muhatap olmaktadır? Günümüzde en uzun ömürlü İslâm Devleti olan Osmanlı devletini hedefine alan üç grup vardır; Birinci kol, İslâm’a düşmanlıklarını açıktan ortaya koyamayan ve bunu Osmanlı düşmanlığı adı altında yürüten din ve tarih düşmanları; İkinci kol, yabancı bir devletin fikir propagandalarına kanan ve tarihimizi tam bilmeyen bazı saf Müslümanlardır. Üçüncü kol ise, Osmanlı Devleti’nin bütün Müslümanları kucaklayan ümmet ve Osmanlı Milleti anlayışına karşı çıkan ve yanlış olarak Osmanlı Devleti’ni Türk düşmanı gibi göstermeye çalışan belli bir ekiptir… Osmanlı Devleti, büyük bir devlettir… Büyük işlerde sadece kusurları gören cerbeze * ile hareket edenler, hem aldanır ve hem de aldatırlar. Cerbezenin şanı, bir kötülüğü sümbüllendirerek bütün güzelliklere galip getirmektir. İşte eğer cerbeze ile 600 yıllık zamanda 20 milyon km2’lik mekânda Osmanlı Tarihi içinde dağınık halde meydana gelen bütün kötülükleri toplar ve o siyah perde ile Osmanlıya bakarsanız, o zaman kapkaranlık bir tarihle karşılaşırsınız… …İşte biz, girdiğimiz Osmanlı tarih bahçesinde sadece kirli ve murdar şeylere değil; açmış çiçeklere ve kokan güllere de bakacağız… …Makam için fetvâ veren Turşucu-zâdelerin yanında Kanuni’ye karşı çekinmeden Padişah emriyle nâ-meşrû’ olan nesne meşrû’ olmaz’ diyerek haykıran Ebüssuud’dan; Torlak Kemal ve Mithat Paşaların yanında Molla Fenari’den ve Ahmed Cevdet Paşa’dan; devleti perişan eden Tal’at-Enver-Cemal üçlüsünün yanında Pîrî Mehmed Paşa ve Köprülü Mehmed Paşa’dan; körü körüne ilmî gelişmelere karşı gelen Kâdîzâde’lerin yanında Lagari Hasan Çelebi ve İsmail Gelenbevî’den de bahsedeceğiz. …Tarihe bakış açımız, 600 yıllık Osmanlı tarihinin iyiliklerini de kötülüklerini de görebilecek bir gözlükle olacaktır. Yoksa kötülük bulunmayan hiç bir tarih devri mevcut değildir. İyilik tarafı bulunmayan tarih devri de yoktur. Tarihe böyle bakanlar, kendileri yanıldıkları gibi, başkalarını da yanıltırlar… Osmanlı Devletini teşkil eden fertler masûm ve günahsız değillerdir. İçlerinde I. Murad, II. Murad, Fâtih, Yavuz ve II. Abdülhamid gibi “veliyyullah“ mertebesinde fertler bulunduğu gibi, içki ve benzeri günahları irtikâb eden şahıslar da bulunabilir. Osmanlı Tarihi boyunca nazarî plânda İslâm’ın bütün düsturlarının kabul edilerek tatbik edildiği bir vâkı’adır. Ancak tatbikatta bu esaslara muhâlefet edenlerin bulunduğu da bir vâkı’adır. Her ikisini de inkâr etmek mümkün değildir. Her şeyde olduğu gibi, Osmanlı Devleti’nin iyilikleri de vardır, hataları da vardır. Ancak 600 sene boyunca hasenâtının seyyiâtına ağır bastığı içindir ki, kader-i İlâhi bu uzun süre içinde İslâm’ın bayraktarlığı ünvanını onlara ihsân etmiştir. …Elbette ki tarihe tenkit gözüyle de bakacağız. Ancak insanı tenkide sevk eden sebep ya tenkit ettiği şeye duyduğu nefret hissinin tatminidir; düşmanın ayıbını görerek tenkit etmek gibi...” 5 … Osmanlı, “Velinimetim” dediği Halkına Sövdü mü? “Kanunnâmelerde veya bazı tarih kitaplarında yer alan “Etrâk-ı bî idrâk = İdrâksiz Türkler” tabirleri nasıl açıklanabilir? Önemle ifade edelim ki, yabancı tarihçiler Türk kelimesini Müslüman tabiri ile eş anlamlı olarak kullanmışlardır. Osmanlılardan bahsederken Türkler dedikleri gibi, Fâtih’den veya Osmanlı Padişahlarından bahsederken de Büyük Türk tabirini kullanmaktadırlar. Zamanla Türk ve Müslüman kelimeleri Müslüman dünyada da eş anlamlı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Nitekim şu anda Arnavutluk gibi Balkan Müslümanları, -“Hangi dindensin?” sorusuna, -“Elhamdülillah Türk’üm” cevabını vermektedirler. Pakistan’daki sözlüklerde de, Türk kelimesi açıklanırken, -“Mahbûb ve Müslim” kelimeleriyle açıklanmaktadır. Bu kısa izahdan sonra Osmanlı kaynaklarındaki ve Kanunnâmelerindeki izahlara geçebiliriz. Evvela, özellikle hakkında en çok dedikodu edilen Fâtih devri Kanunnâmelerinde, Türk tabiri, tamamen Müslüman kelimesine eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Mesela, Fâtih’in Ceza Kanunnâmesinde, “15. Eğer biregû hamr içse, Türk veya şehirlü olsa, kadı tazir ura. iki ağaca bir akçe cürm alına”. Yani, bir kişi içki içse, Müslüman Türk Müslüman manasına kullanılmaktadır ve şehirlü olsa, hadd-i şirb olarak vurulacak olan 80 sopanın yanında para cezası alınması emr olunmaktadır veya sopa cezası uygulanmadığı takdirde para cezası uygulanacaktır. Bir diğer misâl, Yeniçeri Kanunnâmesinde bulunmaktadır 37. Maddede Türk evlâdının acemi oğlanları arasına ve dolayısıyla yeniçeri teşkilâtına alınmasına karşı çıkılırken, buradaki Türk’den kasdın Müslüman olduğunu biliyoruz. Zira başlangıçta, Müslüman gençler bu teşkilâta alınmamaktadırlar. Nitekim 38. Maddede “…kâfir evlâdın cem’ eylemekte fâide odur kim…” diye izah getirilmektedir. Burada şunu da belirtmekte fayda vardır ki, kapı kulu ocaklarına Müslümanların alınması baştan beri yasaktır. Gerçekten bu mevcut askere alınma sistemi kural çiğnenmeye başlanınca, sistem bozulmuş ve bazan paşaların çocukları dahi torpille kapı kulu ocaklarına alınır olmuştur.” “…İşte bu konuyu dile getiren Koçi Bey, ** Türk’ü Müslüman anlamında kullanarak ve hür insanların bu teşkilâta alınmalarını tenkit ederek şöyle demektedir -“80. Kânûn ve zabt ve edeb ahvâllerinden evvelâ iç oğlanları kadîmü’l-eyyâmdan devşirme veyâhûd sahîh kul cinsi pîşkeş ola-gelmişdir. Şimdiki hâl ise ekseri İstanbul’un şehir oğlanları ve Türk ve dahi Kürd ve Ermeni ve Arab ve Çingâne ve Yehûd oğlanları olub on oğlandan bir sahîhce devşirme veyâhûd kul cinsi yokdur. Bu takdîrce ol makûle oğlanlar taşraya çıkub Kul tâ’ifesine zâbit olub ağa oldukda veyâhûd bir memlekete vâlî olduklarında ahvâlleri malûm ve ehl-i basîret katında hafî değildir. Nümûneleri dahi görülmüş ve görülür. İmdi eğer bu makûle eşhâs-ı muhtelife Saray’a kullanmak câ’iz olsa idi, selefde olan sâhib-i ukalâ-i devlet devşirme ve kul cinsini kânûn etmezlerdi. Hemân İstanbul’dan ve sâ’ir kasabalardan buldukları eşhâsı alub pîşkeş deyû Saray’a koyarlardı.” Koçibey’in, Kapıkulu ocaklarındaki sistemi bozan sebepleri anlatırken Kapıkuluna yasak olduğu halde son zamanlarda alınan grupların arasında yer alan Türk, Kürd, Arab, Yahudi ve Çingene’yi yan yana zikretmesi, Türk’ü Çingene ve Yahudi ile eş tutması manasına alınamaz. Böylesi bir yorum, kapıkulu sistemini bilmemek demektir. Yukarıdaki ifadeler çok açık bir şekilde bunu anlattığından dolayı, meselenin üzerinde durmak istemiyoruz. İkinci olarak, Osmanlı Devleti, yeniçeri olmak üzere toplanan gençlerin acemi ocağında eğitilmesinden evvel, Müslümanlaştırmak ve Türkçe öğretmek üzere, Türk üzerine verilmesini kanun haline getirmiştir. Türk üzerine verilmeğe Türk’e vermek de denir. Acemilerin ocağa alınmalarından evvel Anadolu’da Türk çiftçisinin yanına verilerek zirâat işlerinde kullanılmaları ve bu arada Türkçe’yi ve İslâm ahlakını öğrenip benimsemeleri gayesiyle Türk ailelere muvakkaten verilmelerine Türk’e vermek denirdi. Bu kanun, Türk düşmanı diye ifade edilen Fâtih zamanında kanun hükmü haline getirilmiştir. Kanun maddesi şöyledir -“24. Ve acemi oğlanının cem olunub bir uğurdan ikişer akçe ile yeniçeri olmak Sultân Murâd Hân zamanında ref olunub birer akçe ulufe ile acemi oğlanı eyledikleri gibi birer akçe ile bir uğurdan acemi oğlanı olmak dahi ref olunub Türk üzerine verilmek dahi Fâtih-i İslâmbol Sultân Muhammed Hân zamanında olmuşdur”. Şu madde daha da enteresandır ve aslından okumak zaruridir “25. Ve olmağa bâis oldur kim, ol zaman kim, saâdetle İslâmbol’u feth eyledikleri zamanda Eğri Kapu a kurbünde Tekfur-ı makhûrun sarayına konub Ayasofya Câmi’inin çanların yıkub minârelerin binâ edüb cuma namazına azîmet buyurub geri saraylarına döndüklerinde yeniçeri ocağı yoldaşları Padişah-ı cihân-penâh Hazretlerini selâma durduklarında Padişah-ı âlem-penâh Hazretleri sağına ve soluna selâm vericek içlerinden birisi “Aleyküm’üs-selâm Muhammed Beşe b“ dedi. Padişâh dahi Saray’a gelicek ol zamanda Düstur-i azamları olan Mahmûd Paşa’yı davet edüb – “Lala! Bu oğlan benim selâmımı aleyküm selâm Muhammed Beşe deyü almakdan murâd nedir? Ve bu nasıl selâm almakdır?” deyicek, Mahmûd Paşa bunların kâfirden müselmân olub ümmî olduklarını ve bunların yanında “Beşe” demekden azîm ta’zîm olmaduğunı bir bir beyân edicek Padişah Hazretleri dahi etti – “Lala, dediğin gerçekdir. Amma kaçan bu denlü Türkçe bilmemek ne âlemi vardır? Bunları bari cem eyledikden sonra Türk üzerine verüb Türkçe’yi öğrense ve belâya mutâd olub badehû ulûfeye yazdırub ve badehû kapuya çıkarsalar, dahi sefer-i zafer âsâra gönderseler olmaz mı? idi” c Üçüncü olarak, bazı tarih ve fıkıh kitaplarında geçen Etrâk-i bî idrâk yani idrâksiz Türkler ifadesine gelince, bu tabir daha ziyade göçebe halinde yaşayan ve genellikle avamdan olan bazı Türkmenler ile Anadolu’da Şi’anın tahrikiyle isyan eden Celâliler için kullanılmıştır. Nitekim benzeri bir tabir de Ekrâd-ı bî idrâk şeklindedir. Bizce asıl önemli olan, bu tabirin, Anadolu’da Celâlî isyanlarını çıkartan ve Osmanlı Devleti’nin ayak bağı bulunan Şii Türkmenler için kullanıldığını gayet açık bir şekilde kanunname metinlerinden anlayabilmemizdir. İbn-i Kemal başta olmak üzere, bütün mu’teber Osmanlı tarihçileri, Osmanlı Devleti’nin yıkımına sebep olan isyancı gruplar için ve özellikle de Şi’î grupları kasdederek, Kızılbaş-ı Evbaş, Etrâk-i Nâ-pâk, Etrâk-i bî idrâk, Ekrâd-ı bî akl u din, cemâ’at-ı kallaş, şeytan kulu, müfsid-i fâsid-i’tikâd ve benzeri tabirleri kullanmaktadırlar. Bununla Türklerin veya Kürtlerin idrâkli veya idrâksiz olanlarının bulunacağını ve isyan eden gruplara bu sıfatın verildiğini hemen anlamak mümkündür. Bu sıfatı bütün bir millet için kullandıklarını söylemek mümkün değildir. Burada şunu ifade edelim ki, Türk milletine düşman olan bir devlet, resmî dilini Türkçe eylemez; topladığı Hıristiyan gençleri, ahlakını ve lisanını öğrenmek üzere Türk ailelere vermez; Sultânu Selâtîn’il-Arab ve’l-Acem ve’t-Türk ünvanını sahiplenmez; ayrıca kanunnamelerinde Türk kelimesini Müslüman ile eş anlamlı olarak kullanmaz. d 6 Devam edecek… Osmanlı yeniliklere, matbaaya engel mi oldu? Resim; alıntıdır. * Cerbezenin, Kuvve-i akliyenin ifrat mertebesi’ olduğu ifade edilerek şu tarif getirilir hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya mâlik’ olmak. Bir misâl Avrupa hayranı birisi, orada gördüğü bütün güzellikleri övgülerle sıralar, sonra başlar bizdeki noksanlıkları tek tek anlatmaya. Ve ortaya öyle bir tablo çıkar ki, sanki bütün güzellikler orada, bütün çirkinlikler de bizde toplanmış… Kaldı ki, Avrupa’nın güzelliği diye takdim edilen şeyler, ne oradaki insanların faziletlerinden, ne de Hıristiyan dininden kaynaklanmaktadır. Bunların tamamı, menfaat esasına bina edilen ve hassasiyetle uygulanan disiplinli bir sistemin meyveleridir…” Kaynak; Başar/ ** Koçi Bey, 17. Yüzyılda yaşamış bir Osmanlı tarihçi ve devlet adamı-Danışman, 1631 tarihinde Sultan Murat’a devlet işleyişi ve iyileştirilmesi ile ilgili sunmuş olduğu risale ile tanınmaktadır. Risalede, Ordunun bozulmasını, askere alma sistemine uyulmamasını göstermiştir. Kaynakça; 1 Sultan Vahdettin’in ilk eşi Nazikeda Başkadınefendinin halkı için yazdığı şiirde bu kelimeyi kullanmaktadır. Konunun meraklıları şiirin tamamını aşağıda belirtilen yazıda okuyabilirler. “…Yüz yılların kefen borcudur ey Osmanlı bu istiklal, Müsterih ol, yattığın yere gök kubbeden temaşa edecek seni ebedi hilal. Aziz toprakların tek bekçisi ve varisi sensin ey yüce Osmanlı halkı, Zira senden başka velinimet kabul etmez bu şanlı Osmanlı…” 2Hasan Basri Bilgin; “Son Çorba” Tarih ve Politika 2002 Sahife; 115 3Siyasi Anılar 1939-1954, Faik Ahmet Barutçu, Milliyet Yayınları, Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları, Ayhan Aktar, İletişim Yayınları. 4 Aşkale Yolcuları Varlık Vergisi ve Çalışma Kampları, Rıdvan Akar, Mephisto Yayınları, 2006, 21 Ocak 1943 tarihli Cumhuriyet gazetesinden alıntı. 5 Prof. Dr. Ahmed AKGÜNDÜZ 6 Osmanlı Araştırmaları vakfı; tarihinde Emekli General Sami Karamısır, Sanayici İbrahim Aslan ve Prof. Dr. Ahmed Akgündüz tarafından kurulmuştur. Yazarları arasında saygın araştırmacılarımızdan; Yrd. Doç. Dr. Osman Kaşıkçı, Doç. Dr. Sayın Dalkıran, Öğr. Gör. Rahmi Tekin, Dr. Süleyman Doğan, Doç. Dr. Said Öztürk ve Prof. Dr. Ahmed Akgündüz bulunmaktadır. 6-a Eğri Kapı Edirne Kapı yakınlarında bir sur kapısıdır. 6-b Beşe Paşa kelimesinin muhaffef şeklidir ve daha ziyâde yeniçeriler arasında kullanılır. 6-cTürk üzerine vermenin ne demek olduğunu, bu madde en güzel şekilde anlatmaktadır. 6-dFâtih Ceza Kanunnâmesi, md. 15. Bkz. Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. I, sh. 349; Yeniçeri Kanunnâmesi, md. 24-30, 37, 38. Bkz. Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. IX, sh. 135 vd.; Siyâsetnâme, md. 99. Bkz. Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. IV, sh. 163; Dalkıran, Sayın, İbn-i Kemal ve Düşünce Tarihimiz, İstanbul 1997, sh. 57; Bazı farklı yorumlar için bkz. Yılmaz, Mevlüt Uluğtekin, Osmanlı’nın Arka Bahçesi, Ankara 1988,
Osmanlı, Türklük, milliyetçilik, çok kültürlülük, çok dillik gibi birçok konu son zamanlarda tartışılmaktadır. Tartışılmaya da devam edecek gibi görünüyor. Osmanlı Devleti, altı yüz yıldan fazla bir süre üç kıtada egemen olan resmi yazışmalarda Türkçenin kullanıldığı, egemen kültürün Türk kültürü olduğu çok uluslu, çok kültürlü, çok milletli bir cihan devletiydi. Bunun yanında farklı anlayışlara, düşüncelere, kültürlere, dillere olabildiğince yaşam hakkı sunan bir devletti. Bugün Saraybosna’dan Kosova’ya, Kosova’dan Halep’e, Şanlıurfa’dan Trablusgarp’a, Edirne’den Batum’a Osmanlı’nın bıraktığı tarihi mirası gördüğümüz zaman Osmanlı’nın yüksek bir kültür, özgün bir dünya görüşü, kendine has bir yaşam stili geliştirdiğine müşahede edebiliyoruz. İstanbul ve Edirne Camii külliyeleri, Saraybosna Hüsrev Bey Camii külliyesi, Konya Karapınar külliyesi, Van’da İshak Paşa külliyesi ve daha birçok eserin Devlet-i Ali Osman’ın uzak köşelerinde aynı anlayışın oluşturduğu özgün mekânlar olduğunu kavrıyorsunuz. Böylece Macaristan’dan Yemen’e, Adriyatik’ten Kafkaslara kadar Osmanlı kültürünün oluşturduğu şaheserlere tanıklık etmiş oluyorsunuz. Bu eserler çok büyük bir coğrafyada, Osmanlı kültürünün halk yaşamını şekillendiren çevrelerdir. Son zamanlarda ortaya atılan ve “Türk ırkı yoktur” anlayışına kadar varan tartışmalar üzerinden bir değerlendirme yapacak olursak Osmanlı Devleti’nde bugünkü anlamda etnik bir milliyetçilikten bahsedilemez. Onun için Osmanlı Devleti’nin herhangi bir etnik yapıyı ön plana çıkarması veya reddetmesi de beklenemez. Diğer taraftan, Osmanlı Devleti’nin Türk kimliğini ön plana çıkarmaması o kimliği, milleti, etnisiteyi yok saydığı anlamına da gelmez. Osmanlı Devleti’nin önem verdiği konuların başında medeni olmak gelir. Onun için kim medeni ve yerleşik hayata geçmiş ise Osmanlı o kimliği yüceltmiş, hangi kimlik asrın gerektiği gibi davranmıyor ve yerleşmemiş ise onu da aşağılamıştır. Bu aşağılanan kimlik Türk, Ermeni, Arap, Kürt, Arnavut olabilir; fark etmez. Bunlardan beklenen imparatorluğun kurallarına uymak ve üretime katılmaktır. Osmanlı Devleti’ni eleştirmek isteyenlerin ağızlarında sakız ettikleri bir şey daha vardır ki, o da dönemin kaynaklarında geçen “Etrâk-ı bî idrâk” idraksız Türk, “eşek Türk” gibi ifadelerdir. Bu tabirler daha ziyade, göçebe halinde yaşayan ve genellikle yerleşik yaşayanlara rahatsızlık veren bazı Türkmenler ile Anadolu’da çeşitli sebepler ile isyan eden Celâliler için kullanılmıştır. Benzer şekilde “Ekrâd-ı bî idrâk” söyleminin “idraksız Kürtler” kullanımı da vardır. Bu ifadelerin salt anlamlarına takılır kalırsak olayı çözmede zorlanırız. Bu ifadelerin geçtiği yerleri ve olayları bir bütün olarak değerlendirmek gerekir. Olayın sebepleri üzerinden giderek kimler için ve ne maksatla söylendiğine bakarsak o zaman daha iyi ve sıhhatli sonuçlara varabiliriz. Bugün aydınlar arasında da yaygın bir görüş, “Osmanlı’nın Türk’ü aşağıladığı” düşüncesidir. Fakat bazı Batı metinlerinde Türk kelimesi ve Türk kültürü Müslümanlık ile eş değer tutulmuştur. Müslüman olan birisine “Türk oldu” dedikleri gibi, Osmanlı’dan bahsederken de “Türkler” demişlerdir. Osmanlı padişahından bahsederken de “büyük Türk” dedikleri çok olmuştur. Onun için Osmanlı’nın Türk’ü aşağıladığı düşüncesi tamamen kasıtlı, kasıtlı değilse bile tamamen tarihten bi-idrak düşüncelerdir. Maksatlı olarak bu şekilde düşünmüyorlar ise tarih bilgisinden yoksun oldukları kesindir. Birçok mu’teber Osmanlı tarihi kaynaklarında Osmanlı Devleti’nin iç düzenini bozan isyancı gruplar için Kızılbaş-ı Evbaş, Etrâk-i Nâ-pâk, Etrâk-i bî idrâk, Ekrâd-ı bî akl u din, cemâ’at-ı kallaş, şeytan kulu, müfsid-i fâsid-i’tikâd ve benzeri tabirleri kullanmıştır. Burada kullanım amacının toplumun huzurunu bozan, devletin güvenliğini tehdit edenler olduğunu anlamak için tarihçi olmaya gerek yoktur. Yoksa tüm bir milleti kastettiğini anlamak çok büyük bir tarihi yanlışlıktır. Tarihi nasıl algılamak istersen o sonucu çıkarabilirsin. Hatta o konuda birkaç belge de bulabilirsin. Onun için istediğin sonuca ulaşmak için değil, hakikate ulaşmak için tarihçilik yapmak gerekir. Tarihten toplumun ne beklediğinden daha ziyade, hakikatin ne olduğu önemlidir. Tarihi olaylar araştırıldıkça ve daha fazla okuma yapıldıkça daha iyi anlaşılır. Zaman içerisinde ortaya çıkan yeni bilgiler, olaylara daha net bakmamıza yardımcı olur. Kendi döneminde anlaşılmayan bazı meseleler daha sonraki dönemlerde daha da netleşebilir. Doğru bilinenlerin yanlış, yanlışların ise doğru oldukları da ortaya çıkar. İşte bu durumla çok fazla karşılaşmamak için tarihsel bakış açınız hakikati ortaya koymak olmalıdır.
tarafından GökBörü Çarş. 23 Ocak 2013 - 313 Ortada bir iddia varsa, bir de onun karşı iddiası olmalıdır. Olmalıdır ki, Gerçekler ortaya çıkabilsin. İşte gerçeği arayanlara, “Etrâk-ı bî idrâk = İdrâksiz Türkler...”Bu ve benzer konulardaki anlayışımızı tekrar edersek, görüşler iddia ve karşı iddiaları ile birlikte sergilenmekte ve karar okuyanın bilgi-deneyim ve özümsenmesine ki, Su –bilgi- döküldüğü kabın şeklini almakta, rüzgara ıslık çalınmamaktadır!...Konuya aşağıda uzun yıllardır Web ortamında dolaşan ve Halk Âşıklarına ait olduğu düşünülen bir dörtlük dörtlük gerçeğinde diğer örneği ile birlikte vergi konusunda bir serzeniş olarak dile iddialarda görüleceği gibi, kasıtlı veya bilmeden değişik maksatlarla kullanılmaktadır....Osmanlı toplum düzenini eleştiren âşıklardan Anonim serzenişler;Şalvarı şaltak OsmanlıEğeri kaltak OsmanlıEken de yok biçen de yokYiyende ortak OsmanlıYine, Zileli Talibi’ninTalibi’yim kurtulmadım çiledenMültezimler öşür alır kiledenEn doğrusu kaçmak imiş Zile’denHiç gelmemek Nurun ala nur imiş 1Dizeleri de Osmanlı döneminde baskı ile vergi alınışını dile getiren söyleyişlerin en açık örneğidir. 2...“Modern Türkiye’nin Tarihi” İsimli eserin yazarı Bernard Lewis bu konu bakınız ne demektedir?-“Türk kimliği yönetimin merkezi olan İstanbul’dan uzak, savaştan savaşa asker toplamak için anımsanan, Anadolu köylerinde kapalı bir kültür içinde dili ve töreleri ile yaşamıştır. Zaman içerisinde Türk yöneticisine o denli yabancılaştırılmış ki, kimi kez Osmanlı efendisine Türk demek hakaret sayılmış. “Türk” sözcüğü, Anadolu köylüleri için, ve üstelik onları aşağılamak ve küfür yerine kullanılır olmuş. Irki bir anlam taşımayıp, sadece cahil köylüleri aşağılamak için söyleniyor...Günümüzden ilginç bir örnek ;-“Ulan öküz Anadolulu Sana mı kaldı?”CHP’nin Tek parti dönemindeki Ankara Valisi Nevzat Tandoğan, sert ve otoriter bir yöneticiydi. Atıyla ve elinde kırbacıyla Ankara sokaklarında adam dövdüğü bile Ali ile Nihal Atsız’ın dergi köşelerinde başlayan ve Atsız’ın Başbakan Saraçoğlu’na yazdığı ünlü mektupla hareketlenen sokaklar belki de ilk kez sağ ile solu karşı karşıya getirmişti. Cumhurbaşkanı İsmet Paşa ise hem sağa hem de sola darbe vurma Türkçülük günü olarak kutlanan 3 Mayıs günü milliyetçi gençler Ankara adliyesine gelirken ve mahkeme çıkışı gösteriler yapmışlar ve başbakanlığa kadar yürümüşlerdi. Bu gösterilerin başrolündeki isimlerden biri de Osman Yüksel Serdengeçti’ydi. Serdengeçti polis tarafından yakalanmış ve Ankara’nın valisi ünlü Nevzat Tandoğan’ın huzuruna Tandoğan’ın eylemci Serdengeçti’ye söylediği söz Türk siyasi yaşamının unutulmazları arasına öküz Anadolulu! Sana mı kaldı Türkçülük? Bu memlekete komünizm de lazımsa biz getiririz Türkçülük lazımsa da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var. Birincisi çiftçilik yapmak, ikincisi çağırdık mı askere gelmek!” 3...Aziz Nesin'in Halkımızın zekası ile ilgili,-"Türk Milletinin yüzde .....!" Yarı mizahi ifadesini; hatta kimi yazarların,-"Göbeğini kaşıyan adam!" ifadelerini kullanmadan,İddia ile ilgili alıntı metin aşağıda verilmektedir.**“Etrâk-ı bî idrâk = İdrâksiz Türkler...”“Atatürk de bir hatırasını şöyle anlatıyor;”Orduya ilk katıldığım günlerde, bir Arap binbaşısının Kavm-i Necip evladına sen nasıl kötü muamele yaparsın’ diye tokatladığı bir Anadolu çocuğunun iki damla göz yaşında Türklük şuuruna erdim. Onda gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük benim derin kaynağım, en derin övünç membaım oldu. Benim hayatta yegâne fahrim, servetim, Türklükten başka bir şey değildir.” Türk ve Türklük, Türk Standartları Enstitüsü, Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı eserinde şu bilgileri veriyor;”Bu milletin yakın zaman kadar kendisine mahsus bir adı yoktu. Tanzimatçılar ona Sen yalnız Osmanlısın. Sakın başka milletlere bakarak sen de milli bir ad isteme! Milli bir ad istediğin dakikada Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına sebep olursun’ demişlerdi. Zavallı Türk, vatanımı kaybederim korkusu ile Vallahi Türk değilim. Osmanlılıktan başka hiç bir içtimai zümreye mensup değilim’ demeye mecbur edilmişti” İmparatorluğu genişledikçe, yüzlerce milletleri siyasi idaresine aldıkça idare edenlerle idare olunanlar iki ayrı sınıf haline geliyorlardı. İdare eden bütün kozmopolitler Osmanlı sınıfını, idare olunan Türkler de Türk sınıfını teşkil ediyorlardı. Bu iki sınıf birbirini sevmezdi. Osmanlı sınıfı kendini millet-i hakime egemen ulus suretinde görür, idare ettiği Türklere millet-i mahkure aşağı ulus nazarı ile bakardı. Osmanlı Türk’e daima eşek Türk derdi…” Rıfkı Atay, Batış Yılları adlı eserinde şunları yazıyor”Kendime ilk defa ne zaman Türk dediğimi pek hatırlamıyorum. Bizim çocukluğumuzda Türk, kaba ve yabani demekti. İslam ümmetinden ve Osmanlı’ idik. İlmihallerde baş dersimiz Din ile milliyetin bir olduğunu’ öğrenmekti. Vatan sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet’te duydum. Padişah kulları idik. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, Padişahım çok yaşa’ diye bağırırdık.… Okullarda da Arab’a Arap, Arnavut’a Arnavut, Rum’a Rum, fakat kendimize Osmanlı derdik.”Ahmet Vefik Paşa, Bursa Valisi iken 1880 ilçeleri teftişe uğradığı bir ilçede, halkla sohbet ederken, etnik kökenlerini soruyor; aldığı cevaplar, konuştuklarının Çerkez, Arnavut, Boşnak, Gürcü vb. olduklarını gösteriyor. Sorduğu soruya utanarak, cevap vermek istemeyen bir ihtiyara, ”hangi milletten” olduğunu ısrarla söyletmek isteyince, o, bir kabahat ifşa ediyormuş gibi ürkek, titrek bir sesle, ”Ben Türküm Efendim” diyor. Bunun üzerine Paşa ”Niçin sıkılıyor, saklanıyorsun? Türk olmak kabahat mı? Bak ben de Türküm” diyor. O titrek ihtiyar birden canlanarak, ”Sahi sen de Türk müsün? Demek Türk’ten Paşa da olurmuş ha” diye sevinçle karışık hayret ifade edince, Vefik Paşa ”Paşa da kim oluyormuş, Padişah da Türk, Padişah da” diye haykırıyor. Sonra, imparatorluğun iki dertli ihtiyarı, sakallarını ıslatan yaşlar birbirine karışarak sarılıp, Türkün hazin kaderi için ağlaşıyorlar.Türk ve Türklük, Türk Standartları Enstitüsü Yayını, Fuzuli bir şiirinin son beytinde şöyle diyor;Fuzuli, gökten yere insen sana yer yokYürü var gel, ya Araptan ya AcemdenNot Vural Savaş’ın, Milliyetçilik Neden Şimdi? adlı kitap için yazdığı makaleden bize çocukluğumuzdan beri empoze edilen tarih öğretimiyle de Osmanlının torunları olmakla gurur duyarız. Peki Osmanlı da Türk olmakla gurur duyuyor muydu ya da kendini Türk olarak görüyor muydu? Bu sorunun kesin cevabı Osmanlı’nın kendini Türk olarak nitelendirmediği hatta Türk kelimesinin anlamının Osmanlı için bir aşağılama terimi için Türk’ün sözlük anlamı idrak-ı bilhak anlayış yoksunu,cahil idi. Eğer birçok kişi merak edip Osmanlı belgelerini incelerse Osmanlı hanedanının birçok yazılı belgede özmü öz Türkmen soyundan geldiği halde kendini Türk olarak nitelemekten itinayla kaçındığını şudur ki Osmanlı hanedanı biraz da saltanatının diğer soylu Türk ailelerince de tehdit edilmemesi için özellikle devletin üst kademelerine ve orduya Türk soylu halkın geçişini tamamen engelleme yoluna gitmiştir. Bunun yerine devlet adamı ihtiyacını Avrupa ülkelerinden 7 yılda bir ve her bölgeden en az 40 kişi olacak biçimde, 12-15 yaşlarındaki sağlıklı ve akıllı çocukları ailelerinden zorla koparıp enderun ve yeniçeri ocağında yetiştirerek karşılama yoluna gitti. Yani bahtsız Anadolu Türklüğüne kendi soyundan gelen bir devlette hem ordu hem de devlet yönetimi yolu kapanmış Devleti’nin gerileme dönemine kadar son Türk soylu sadrazamı Çandarlı Halil Paşa idi ve oda devşirme kökenli vezirlerin de etkisiyle Fatih Sultan Mehmet tarafından boğdurulmuştur. Böylece Osmanlı Devletinde başta sadrazamlık olmak üzere üst düzey yönetimi, Türk kökenlilerin elinden çıkıp Hristiyan kökenli devşirmelerin eline devşirmelerin ortak yönü şudur Bu devşirmeler analarından, babalarından, kardeşlerinden, yurtlarından zorla sökülüp alınmış mutsuz kişilerdir. Daha çocuk yaşlarında aile ve yurtlarından alınmış bu devşirmelerden çok az sayıda olanı Osmanlı’yı ve İslam’ı tam olarak benimsemiş ve hayatları boyunca kin ve nefret duygularıyla dolu olarak bu nefretlerini Anadolu Türk halkına eziyet ederek açığa Devleti’ni yöneten devşirmelerin büyük çoğunluğu Anadolu Türklerini sürekli olarak aşağılamışlar, ellerine güç geçtiğinde asıp keserek malını, canını, ırz ve namuslarını ellerinden alarak yapmadıkları rezillik bırakmamışlardır.* Hırvat kökenli devşirme sadrazam Kuyucu Murat Paşa, Güney Doğu Anadolu’da Kızılbaş Alevi Türkmen’i öldürmüş ya da diri diri kuyulara doldurmuştur. Aman dileyen Anadolu insanına Kuyucu’nun yanıtı ”Vurun şu pis Türk’ün başını olmuştur!”*Osmanlı sarayının devşirme yazarlarından Hafız Ahmet Çelebi’nin 1499 yılında yazdığı şiirin bir kıtası şöyledirSAKIN TÜRK’Ü İNSAN SANMABİR AN BİLE OLSA TÜRKLE OLMATÜRK ELİNE ŞEKER OLSA, O ŞEKER ZEHİR OLURTÜRK’ÜN BAŞINI KESERKEN SAKIN GAM YEMEBABAN BİLE OLSA TÜRK’Ü ÖLDÜR.*Fatih Sultan Mehmet’in sadrazamı Mehmet Paşa, Rum çocuğu bir devşirmeydi. Bu nedenle kendisi Rum Mehmet Paşa olarak anılırdı. Osmanlı’nın Karaman seferindeki kıyımın ve talanın durdurulması için padişaha yalvarmaya gelen yaşlı Türklere Rum Mehmet Paşa şu yanıtı verir.”NİCE SIZLARSINIZ AKILSIZ TÜRKLER! VATANIMIN, IRKIMIN ÖCÜNÜ SİZLERDEN KARAMAN ÜLKESİNDE ALMAYA MUVAFFAK OLDUM”Bu tutum ve koşullar içerisinde "Türk" kimliği yönetimin merkezi olan İstanbul'dan uzak savaştan savaşa asker toplamak için anımsanan Anadolu köylerinde kapalı bir kültür içinde dili ve töreleri ile içinde "Türk" yöneticisine o denli yabancılaştırılmış ki kimi kez "Osmanlı Efendisine Türk' demek hakaret sayılmış" "Türk" sözcüğü Anadolu köylüleri için kullanılır alındıktan sonra Osmanlı yönetiminde devletin en yüksek yürütme organları Türk’e kapalı tutulmuş devlet adamlarının yetiştirildiği Enderun okullarına Türkler alınmamışlardır. İstanbul'un alınmasından 4. Murat'ın ölümüne dek geçen 187 yıl içinde devşirmelerden 66 Türk kökenlilerden de 10 kişinin sadrazamlığa atandığını aynı dönemde devşirmelerin toplam 167 yıl Türk kökenli sadrazamların da 17 yıl görev yaptığı gerçeği Türklere yaklaşımı gösteren ayrı bir kanıttır. Padişahlar yakın korumalarını da hep devşirme kul-köle olanlardan yönetiminin bu tutumuna karşın halk da kendi arasında birlik ve beraberlik içinde değildi. 12. yüzyıl ortalarında Ahmet Yesevi 'nin kurduğu; Türk geleneğini dilini ve kültürünü Şamanlık ile bütünleştiren Bektaşilik gibi tarikatlar Anadolu'da yayılmaya başladı. Bir taraftan Yesevi yanlısı ve Türk kimliğini taşıyan tarikatlar yayılır iken öte yandan da Sünni İran kültürünü benimseyen Nakşibendi Tarikatı yeniliklere karşı koyma alışkanlığını güden Zeyni Tarikatları ve Fars diline önem verdiği için daha çok aydınlar ! arasında yayılan Mevlevilik yaygınlık gösteriyordu. Bu tarikatlar içinde Türk kökenli olanları doğal olarak Arap kültürü görmüş olan medreselilerce aşağılanmaya çalışıldı. Bu koşullar altında Türk halkı kendi yurdunda aşağılanmış oldu. "Kaba Türk" "Anlayışsız Türkler" "Pis Türkler" gibi önyargılar dönemin özelliklerinden konuya ayrıca da açıklık getirmek koruma ya da hassa kısmındaki askerleri,Köle devşirme koluna ait olan özü Türk özel yetenekli insanlar bu kurumda yer kayıtları yıldız sarayı defteri kayıtlarında bulunmaktadır. 2. Meşrutiyet ilanından sonra bu insanlar ve aileleri takibata uğramış birçoğu asılmış birçokları da canını kurtarmak için İstanbul’dan firar ilanından sonra sağ kalabilen bu insanların takibatları bizzat Atatürk tarafından Türklere bakış açısı şiirlere de yansımıştır,"Türk değil mi Merzifon'un eşeğiEşek değil köpekten de aşağı “Türkün verdiği yanıt!“ Şalvarı şaltak Osmanlı,Eğeri kaltak Osmanlı,Ekmede yok biçmede yok,Yemede ortak Osmanlı “Osmanlının Anadolu Türklerine yaptığı zulümüm listesi daha böyle uzar gider. Biz ise kendimizi, kendini Türk saymayan hatta Türklüğü aşağılayan bir hanedanın ve devletin torunları olarak görmeye hala devam ediyoruz...” 4**-“Türk’ün horlanması” ile ilgili olarak iddialar virgülüne dokunmadan ve yorumsuz olarak yazıda, karşı iddialar ve cevapları edecek...[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]Resim; Mahir Kocatürk Tekke Şiirleri Antolojisi Kaygusuz Abdal-Nefes. Ankara 1968 155.2 çukurova üniversitesi türkoloji araştırmaları merkezi 3Kaynak; Bizim hep inanmamızı istediler, Gürkan Hacır, sahife, 2004Web ortamında bu anlamda çok yazıda iddia dolaşmaktadır. Alıntı, ismi verilen adresten alınmıştır. [Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]
etrak ı bi idrak türk